”Bu memleket ırkçı katillere ve görevlerini onları korumak için kötüye kullananlara ait değil”.*

0

NSU suçlarının” yargılandığı dava süredursun, yapısal ve kurumsal ırkçılık, muhbirlik sistemi, güvenlik birimleri ve istihbarat servisleri ile aşırı sağcı yapılanmalar arasındaki ilişkiler üzerine yürütülen tartışmalar hala devam ediyor ve pek çok soru yanıtlanmayı bekliyor. ”Insight NSU” başlıklı etkinlikler dizisi bu soruların eşliğinde NSU davasını farklı ülke deneyimleriyle birlikte ele alarak, ‘aydınlatma sürecine’ uluslararası bir perspektifle daha geniş bir ışık tutabilmeyi amaçlıyor. 14 Kasım 2014 tarihinde başlayan etkinlikler dizisinin üçüncü konuğu Türkiye örneğiyle avukat Hakan Bakırcıoğlu. Cinayetin kurbanları ve onların ırkçı faillerinin adları farklı olsa da, ırkçı saiklerle işlenmiş bir cinayet ve onu aydınlatma süreci önündeki engellerin ülkeler arasında çok da farklı olmadığını görüyoruz. NSU-watch olarak, her yerde ”adalet için” Hrant Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu ile etkinlik öncesi bir röportaj yaptık.

Sayın Bakırcıoğlu, siz, 19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’da genel yayın yönetmenliğini yaptığı Agos Gazetesi yayınevi binası önünde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Hrant Dink’in ailesinin avukatı olarak davaya müdahil oldunuz. Bize yaşananları, yani Hrant’ı ölüme götüren süreci biraz anlatır mısınız?

Hrant Dink’in genel yayın yönetmeni olduğu Agos Gazetesi’nin 6 Şubat 2004 tarihli baskısında Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğuna dair haber yapılmıştı. Haberin, 21 Şubat 2004 tarihinde ulusal bir gazete tarafından yayınlanmasından bir gün sonra, Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde haberdeki iddialara ilişkin oldukça ağır ifadeler içeren bir basın açıklaması yayınlanmıştı. 23 Şubat 2004 tarihinde İstanbul Vali Yardımcısı tarafından Hrant Dink görüşmeye çağrılmış, ertesi gün de İstanbul Vali yardımcısının odasında iki MİT görevlisinin de katılımıyla Hrant Dink ile bir görüşme yapılmıştı.

25 Şubat 2004 tarihinde, M.S. adlı kişi tarafından Hrant Dink hakkında yazısında kullandığı bir cümleye dayanarak savcılığa ‘Türklüğe ve Aziz Türk Milletine Hakaret, İsyana ve Teröre Teşvik, Kışkırtma ve Bölücülük’ suçlaması ile suç duyurusunda bulunulmuştu. 26 Şubat 2004 tarihinde de bir grup tarafından Agos Gazetesi önünde eylem yapılmış, “Ya Sev Ya Terk Et”, “Bir Gece Ansızın Gelebilir” sloganları atılmış, basın açıklaması yapılmış ve bu açıklamada “Hrant Dink, bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir ” denilmişti.

2004 ve 2006 tarihlerinde Hrant Dink hakkında ‘Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek’ ve ‘Türklüğü Aşağılama’ suçlaması ile iki ayrı dava açılmıştı. Açılan davalarda adliye binası içinde Hrant Dink’e yönelik fiziki saldırı girişimleri yaşanmış; adliye binası önünde eylemler yapılmıştı. Bu süreçte medyada Hrant Dink aleyhine birçok haber yapılmıştı. Agos Gazetesi’ne ölüm tehdidi içeren bir mektup gönderilmiş ve şu ifadeler kullanılmıştır: “Açık ilandır: Hrant Dink, (…), seni (…) bir daha hiç konuşamamak üzere susturacağız. (…) Gestapo Türk”. Hrant Dink’in avukatları 2 Şubat 2006 tarihinde bununla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı.

Trabzon Emniyeti Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürmeyi tasarladığı bilgisine ulaşmış; bu bilgileri 15 Şubat 2006 tarihli raporlarına aktarmışlardı. Trabzon Emniyeti bu konu ile ilgili bir evrak daha düzenlemiş; bu evrakta, Yasin Hayal’in Ermenilere karşı büyük bir kin beslediği, İstanbul ilinde eylem yapmayı planladığı, hedef olarak Hrant Dink’i seçtiği ve Yasin Hayal’in söz konusu eylemi yapabilecek yapıda olduğu belirtilmişti. Bu evraklar ilgili emniyet ve istihbarat birimlerine gönderilmişti. Bunun anlamı şudur: Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve EGM İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinin cinayetten on bir [11] ay önce Dink cinayetinin işleneceği bilgisine sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Trabzon Jandarma görevlileri 2006 yılı Temmuz ayında, Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürmeyi tasarladığı, cinayeti işleme konusunda kararlı olduğu, Agos Gazetesi ile Hrant Dink’in evinin çevresinde ve bu iki mekan arasında yol güzergahında keşifler yaptığı ve krokiler hazırladığı, cinayet için silah temin etmeye çalıştığı bilgilerini edinmişlerdir ve bu bilgiler dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı başkanlığında yapılan istihbarat dairesi görevlilerinin de hazır bulunduğu toplantıda konuşulmuştur. Hatta cinayette kullanılan silah ele geçirilmeden önceki saatlerde Trabzon İl Jandarma Komutanlığı görevlileri tarafından düzenlenen 20 Ocak 2007 tarihli bir evrakta cinayetin el yapımı bir silah ile işlendiği bilgisine dahi yer verilmiştir.

Yaşanan tüm gelişmeler gösteriyor ki, devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinin bilgisinde olmasına rağmen Hrant Dink’e yönelik koruma tedbirleri alınmamış, cinayeti tasarlayan örgüte operasyon yapılmamıştır. Ve Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde, İstanbul’da en kalabalık caddelerden birinde öldürüldü.

NSU cinayetlerinin aydınlatılmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak savcılığın iddianamesi görülüyor. Siz, bir TV röportajında ‘iddianameye tüm sorumlular dahil edilmeli’ diyorsunuz. Yani hem soruşturmalar hem de devam eden duruşmalar esnasında ”zanlı/suçlu” çemberi kimlerle nasıl genişletil(meliy)di?

Hrant Dink cinayeti soruşturması etkin bir şekilde yürütülmedi. Yani birincisi, 2004 yılında başlayan ve cinayet ile sonuçlanan süreçte yaşananlar etkin bir şekilde soruşturulmadı. İkincisi, yapılan soruşturmada Hrant Dink cinayetini işleyen örgütün üst yapılanması ve İstanbul ilindeki bağlantıları başta olmak üzere bağlantılarına ulaşılmadı. Üçüncüsü, Hrant Dink cinayetini işleyen örgütün üyesi veya yöneticisi olan veya Dink cinayetine iştirak eden kamu görevlileri hakkında Trabzon’da görevli olan Jandarma görevlilerine açılan görevi ihmal suçlaması dışında dava açılmadı. Oysa davanın müdahil avukatları olarak biz, Trabzon İl Jandarma Komutanlığı görevlilerinin kasıtlı şekilde cinayeti önlemediklerini, cinayeti tasarlayan örgüte cinayet öncesi kasıtlı şekilde operasyon yapılmadığını iddia ve beyan etmemize rağmen dava bu kapsamda açıldı ve yürütüldü. Cinayet nedeni ile haklarında dava açılan ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanan sanıklar aslında bu cinayetin en alt düzeyinde bulunan kişilerden oluşmakta.

Savcılığın iddianamesinin yanı sıra, NSU davası müdahil avukatlarından bazılarının vurguladıkları diğer önemli bir nokta da, ‘verilerin gizliliği’ gerekçesine dayandırılarak gerekli belge ve dosyaların mahkemeye sunulmamasıdır. Dink Davasının en başından beri sizin de talebiniz ve eleştirileriniz aslında bu yöndeydi: dosyalara ulaşmak. Geçtiğimiz yedi yıl içinde bu engeli aşabildiniz mi ya da nasıl aşmaya çalıştınız?

Bu durum, Dink cinayeti soruşturmalarında da ve açılan davalarda da en önemli sorunlarımızdan biri idi ve halen de öyle. Dink cinayetine dair çok sayıda delilin karartıldığı, gizlendiği, değiştirildiği tanık ve sanık beyanları ve toplanan deliller ile açığa çıktı. Trabzon İl Jandarma Komutanlığı, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü, Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü ile Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinin Dink cinayeti ile delilleri değiştirdikleri, yok ettikleri ve yapılan yazışmalarda gerçeğe aykırı bilgiler verdikleri açığa çıktı.

Devletin en önemli istihbarat birimi olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) soruşturma ve dava dosyasına gönderdiği yazılarda kurumlarında herhangi bir bilginin olmadığını iddia etti. Verilerin gizliliği Dink cinayetine ilişkin soruşturma dosyasında ve dava dosyalarında henüz aşabildiğimiz bir husus değil. Soruşturmayı yürüten Savcılık Makamının kurumların verdiği yanıt ile yetinmemesi ve kurumların arşivlerine girerek bilgileri toplaması gerekliliği bulunmakta.

Sizler Hrant Dink ailesinin avukatları olarak olayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdınız. Gerekçenizi ve AİHM’in verdiği kararın Dink Davasının seyrini nasıl etkilediğini biraz açıklar mısınız?

Cinayette sorumluluğu olan kamu görevlilerine ilişkin soruşturma izni verilmemesi ve iddianame düzenlenmemesi üzerine müdahil taraf olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk. Mahkeme 14 Eylül 2014 tarihli Dink-Türkiye kararında, resmi makamların Hrant Dink’in ölümcül bir saldırıya maruz kalma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiklerini ya da bilebilecek durumda olduklarını, Hrant Dink’e yönelik tehlikenin açık ve yakın bir tehlike olduğunu ve güvenlik güçlerinin planlanmasından ve yakından işleneceğinden haberdar olmalarına rağmen Hrant Dink cinayetini engellemek için harekete geçmediklerini karara bağladı. Bugün, Dink cinayeti ile ilgili yapılan soruşturmada AİHM kararının oldukça önemli bir etkisi bulunmakta.

Cinayetten hemen sonra yapılması gereken fakat yapılmayan soruşturma işlemleri AİHM 14 Eylül 2010 tarihli Dink-Türkiye kararı nedeni ile İstanbul Savcılığı tarafından yapılmaya başlandı. İstanbul Savcılığı 2014 yılı Mayıs ayından itibaren Dink cinayetinde sorumluluğu olan kamu görevlilerinin şüpheli sıfatı ile ifadesini almaya başladı ve örgütün bağlantılarına ulaşabilme ihtimali üzerinden delil toplamaya başladı. Bu soruşturma henüz tamamlanmadı ve dava açılmadı. Fakat bu soruşturmanın sonunda cinayette sorumluluğu olan kamu görevlileri hakkında dava açılması olasılığı oldukça yüksek. Dink cinayetine ilişkin yaşanan elle tutulur en temel gelişme bu.

Türkiye’de özellikle 1980’li yıllardan sonra yoğun bir şekilde gazeteci ve aydın ”faili meçhul” olarak adlandırılan cinayetlere kurban gittiler. Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Musa Anter bunlardan sadece birkaçı. Hrant Dink’te olduğu gibi bu tür cinayetler sonrasında ”Bunun arkasında devlet var.” söylemini sıkça duyduk. Cinayetin arkasında kimler var sorusu, dikkatleri devlete ve onun yetkililerine yöneltti. Yetkililer tarafından farklı yönde açıklamalar yapılsa da Türkiye’de devlet yetkililerinin, emniyet ve yargının sözüne olan güvenin ”sınırsız” olmadığını görüyoruz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Neden sivil toplumun bir kesimi böylesi bir refleks gösterdi?

Cinayeti planlayanların ve destek verenlerin hesaba katmadıkları bir şey vardı: cinayetin toplum üzerinde yaratacağı etki ve onun toplumsal boyutu. Sivil toplum ‘cinayetin arkasında gerçekte kimler var’ sorusuyla ve gösterdiği tepkiyle devlet görevlilerinin soruşturulmalarını ve yargılanmalarını istedi. Bugün, Dink cinayeti soruşturması hala açık tutuluyorsa, bunun en önemli nedeni yedi yıldan fazla bir süredir davanın hala aynı soru ve taleplerle takip ediliyor olmasıdır.

Size göre bu cinayetin ‘mümkün olan en üst düzeyde’ aydınlanabilmesi için ne yapılması gerekir(di)?

Devletin tüm güvenlik ve istihbarat birimleri Dink cinayetinin işleneceği bilgisine sahip olmasına rağmen, Dink cinayeti işlendi. Devletin istihbarat ve güvenlik birimlerinin muazzam büyüklükte sorumluluğu bulunmakta. Bu nedenle, cinayetin en üst düzeyde aydınlatılması için elbette etkin bir soruşturma ve dava yürütülmeli, Dink cinayetini işleyen örgütün üst yapılanmasına ve bağlantılarına ulaşılmalı, cinayette sorumluluğu olan kamu görevlileri hakkında dava açılmalı. Ancak bu şekilde Dink cinayetinin kimler tarafından ve nasıl işlendiği ve kamu görevlilerinin nasıl bir sorumluluğunun olduğu açığa çıkabilecektir. Dink cinayeti soruşturması henüz tamamlanmış değil ve hala bir olasılık olarak Dink cinayeti aydınlatılabilir.

Teşekkürler!

*Dink Davası‘nı anlatan bir belgeselden…