401. Duruşma Gününün Özeti – 21 Aralık 2017

0

Davadaki mütalaa süreçleri esnasında duruşma günlerine ait özetleri yayınlayacağız. Bunlarla ilgili söz konusu özet tutanaklara ise daha sonra yer vereceğiz.

401. Duruşma Gününün Özeti – 21 Aralık 2017

Müdahil avukatların mütalaalarının on beşinci günü.

Duruşma, federal savcılığın dün ’in savunma makamının getirdiği eleştiriye karşı görüş bildirmesiyle başlar. Beklendiği üzere başsavcı Greger, eleştirinin temelsiz olduğu argümanını getirir. Hakim , eleştirinin karara bağlanmasına değin, sadece cezai istemlerde bulunmayan mütalaaları kabul etmek istediğini bildirir.

İlk olarak, 13 Haziran 2001’de, Nürnberg’de, NSU tarafından öldürülen Abdurrahim Özüdoğru’nun kızını temsil eden Ferhat Tikbas’ın mütalaasına geçilir. Tikbas, Abdurrahim Özüdoğru’nın iki el silah sıkılmasıyla idam edildiğini bir kez daha hatırlatır. Tikbas: „Evet, idam edilmiştir.” Tikbas, ölümünden sonra müvekkilinin babasının fotoğraflarının da çekildiğini hatırlatır. Tikbas: „Trionun ne kadar vicdansız ve her şeyden öce hesaplı bir şekilde hareket ettiğinin göstergesi daha ilk idamda kurbanın fotoğrafının çekilmiş olmasıdır. Bu, ne denli organize ve profesyonel davranmış oldukları çıkarımını doğruluyor.” Hiçbir şey tesadüfe bırakılmamıştır, der Tikbas, bu nedenle de onun şahsi fikrine göre, kurbanlar tesadüf eseri seçilmiş değildir: „Dahası burada o bölgeye hakim kişiler, yardımcılar, belirli verilere göre hedefi aramış ve bu bilgiyi aktarmışlardır.” NSU’nun „yoldaşlardan oluşan şebeke” başlığıyla yaptığı kendi tanımlaması gibi diğer ipuçları da trio tezinin doğru bir tez olmadığını gösterir. Zschäpe’ye ve onun kendilerini ifşa ettikleri ve gönderdikleri DVD’de neler olduğunu bilmediğine dair iddiasına ilişkin Tikbas şunları söyler: „Orada şu soru gündeme geliyor, bizi aptal mı zannediyorsunuz siz?” DVD’lerin dolaşıma sokulması en az tetiğe basılması kadar korkunçtur: „Çünkü geride kalanlara trionun bakış açısından, söz konusu hayatın, kurbanın hayatının ne kadar değeri olduğunu, yani hiçbir değeri olmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Böylece hedeflenen geride kalanların yıllar sonra bile tekrar tekrar küçümsenmesi ve aşağılanmasıdır.”

Ardından Tikbas, müvekkilinin açıklamasını okur ki burada bazı kısımları alıntılanmaktadır: “Bu olay meydana geldiğinde babam 29 yıldan beri Almanya’da yaşamaktaydı. Okuldaki başarılarından dolayı Almanya’da okumaya burs kazanan genç bir adamdı ve 1972’de Erlangen Üniversitesi’nde öğretim görmeye başladı. Bu adam, gençliğinin tamamını Almanya’da geçirmiş, pek çok Alman arkadaşı olan biriydi; Alman kültürü ve insanlarıyla kaynaşmıştı. Bu adam, benim sevgili babam, birinci dünya ülkesi bir ülkede, ekonomik ve teknik anlamda gelişmiş, modern bir Almanya’da, güpegündüz, soğukkanlı bir şekilde, canice ve profesyonelce öldürüldü. Hayatlarına pozitif bir şeyler katma becerisi olmayan, hayatlarının akışını, manasız bir nefretin ve aşağılık kompleksinin belirlediği katiller, bunun hıncını suçsuz insanlara yüklemişlerdir. Karakteri zayıf olanların yolunu seçmiş ve böylece hayatlarını berbat etmişlerdir. Babam, nefretin ve şiddetin kurbanı olmuştur; sağcı şiddetin önemsiz görülmesinin kurbanı.” “Toplumdakileri birbirine düşürme amaçlarında ise başarılı olamamışlardır. Ve benim gibi insanları bu ülkeden tiksindirmeyi de başaramamışlardır. Tam tersi, biz şimdi hepimiz, hem Alman hem da yabancı kökenli vatandaşlar, yaşam sürelerini bu ülkede geçirenler olarak her zamandan olduğundan daha fazla duyarlıyız. Burası benim vatanım. Ben yabancı köklere sahip ancak bu ülkede doğan genç bir Alman kadınıyım ve uzun bir süreden bu yana artık kimse kendini burada yabancı hissetmiyor. Biz gençliğiz, biz karakteri güçlü olanların seçtiği yolu seçen toplumuz ve nefretin, ilkel duyguların bizi yönetmesine izin vermek yerine insanlara ve bu ülkeye faydalı olmaya çabalıyoruz.” „ Almanya’nın üzerine kara bulutlar çökmüştür. Yetkili tüm kurum ve kuruluşların görevi bu kara bulutları dağıtmak ve ailelere iç huzuru vermek olmalıdır. Maalesef ben de kurbanların diğer yakınları gibi bunun yeterince sağlanmadığı görüşündeyim. Arka planda cereyan eden hadiseler, söz verildiği gibi eksiksiz bir biçimde aydınlığa kavuşturulmadı. Toplumsal açıdan tehlikeli yapılanmaların önüne geçme ve kamuda oluşan olumsuz resmi düzeltmeye yönelik önemli bir fırsattı. Bu hepsinin ciddiye alması gereken bir sorumluluktur ve yok sayılmamalıdır. Ben vicdanın önemli bir yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Meselelerin bastırılmasının ve önemsenmemesinin nelere yol açtığını yeterince ve net bir şekilde gördük. Er ya da geç her şey ortaya çıkacaktır ve en sonunda yaşananlar Almanya’daki tüm kurum ve kuruluşlara zarar verecektir; çünkü insanlar Almanya’ya olan güvenlerini kaybetmektedir ki bir ülkeyi stabil kılan bu güvendir.”

Ardından 25 Şubat 2004’te, Rostock’ta, NSU tarafından öldürülen Mehmet Turgut’un erkek kardeşini temsil eden müdahil avukat Bernd Max Behnke ile devam edilir. “Kendim ve müvekkilim için 2011 Kasım’ına değin ülkemizde böylesine akıl almaz seri cinayetlerin yaşandığını bilmek katlanılmaz bir şey. Cinayete kurban giden on kişinin ölümü karşısında şaşkına dönmüş durumdayım.”, der Behnke. Avukat Behnke, onların anısını yad etmek ve hem onların hem de ailelerinin önünde saygıyla eğilmek üzere cinayete kurban giden kişilerin isimlerin tamamını ve ölüm tarihlerini bir kez daha yineler. Diğer müdahil avukatlardan farklı olarak ise Behnke federal savcılığın mütalaasını kendi içinde bütünlüklü ve ikna edici olduğu gerekçesiyle över; şimdiye değin hiç böyle bir şey görmemiştir. Behnke „elde edilen bilgilerin bu davada itina ile değerlendirilip kovuşturulduğundan söz eder.” Behnke: „Bu suretle hukuk devleti zaruri olan gücünü göstermiştir.” Behnke’de Mehmet Turgut’un ailesinin, söz konusu cürümün ardından polisin ve diğer kurumların desteğinden mahrum bırakıldığına dikkat çeker; aile üyeleri, destek alacakları yerde, polisin kabul edilemez tedbirlerine maruz kalmışlardır. Ancak şimdiye değin dinlenilen müdahil avukatların çoğunun aksine şu iddiada bulunur: “Almanya’da yapısal ya da kurumlara ait bir ırkçılık mevcut değildir.” Bunun yerine Behnke eyaletlerin emniyet birimlerinin ortak çalışmalardaki eksikliklerine dikkat çeker ve NSU’nun eylem biçimini değiştirmesinin o zamanlar NSU’ya ilişkin kovuşturmaları sürdüren kurumları güç durumda bıraktığına işaret eder. Behnke, federal savcılığın açıklamalarına gözle görülür derecede yakın bir ifade ile bunun aksini iddia edenlerin nifak ve tedirginlik ortamı yaratacağını söyler. Bunun üzerine müdahil avukatların çoğu Behnke’yi eleştiri yağmuruna tutar. Behnke’nin mütalaasında ayrıca ayrıntılı bir şekilde sanıkların gelişim süreci ve özellikle de DDR- Alman Demokratik Cumhuriyeti’ndeki sosyalizasyonu (Behnke burada daha önceki etik ve dini, özellikle de Hristiyanlığın yaşama ve eğitime dair esaslarının yerine DDR zamanında başka değerlerin konmasındaki başarısızlıktan söz eder) ile DDR’in sona ermesiyle yaşanan köklü değişiklikleri ele alınır. Behnke sanıkların „ kültürel gelişimlerini sekteye uğramış” olarak tanımlar ve bunu, hem okul hem de mesleki yaşantılarında uyum ve denge kuramamalarına neden olarak gösterir. Söz konusu toplumsal koşullar insanı beslese de der Behnke, sanıkların bu gelişim için bireysel olarak hazır olmaları gerekir. Bunu “suç içeren davranışlar” ve “ayrımcı diyalogların teorisi” ne ilişkin oldukça kapsamlı açıklamalar izler.” Mütalaasının sonunda ise Behnke, sanıklardan halen devam eden bu dava sürecinde cürümlere ve koşullarına ilişkin açıklamalarda bulunmalarını talep eder.

Ardından 9 Haziran 2005’te Nürnberg’de NSU tarafından öldürülen İsmail Yaşar’ın oğlunu temsil eden müdahil avukat Hilka Link’in mütalaasına geçilir. Link müvekkilinin mütalaaya katılmak istediğini söyler: „Savunma makamının yıkıcı tavırları nedeniyle buna izin verilmedi.” Link, İsmail Yaşar’ın öldürülüşüne ilişkin kalleşçe bir gerçekliği ortaya koyar; olay yeri müvekkilinin o zamanlar gittiği okulun tam karşısındadır. Müvekkili, babasının öldürülüşün görgü tanığı ya da bizzat kurbanı olmaktan kıl payı kurtulmuştur. Babasının öldürülüşü onun için büyük ve atlatılamaz bir şok olmuş, hayatını alt üst etmiştir, der Link. Ailenin hayatını oluşturan temel yapı bir günden diğerine yerinden sarsılmıştır. Yıllarca, kan davası olabileceğine dair bir neden aranması ve bunu hiçbir şekilde tasavvur edemeyen aile fertleri için, yani müvekkili, annesi ve kız kardeşi için bu, oldukça ağır bir yük oluşturmuştur. Ayrıca onların acılarına acı katan bir diğer şey de cinayet masası polislerinin kovuşturmayı yürütme biçimleri olmuştur; kovuşturmayı yürütenler, hiç gecikmeden, organize suçlar, uyuşturucu ticareti ya da yasadışı çevrede kendi kendilerine uyguladıkları bir cezalandırma eyleminden söz eder olmuşlar, açıklamayı buralarda aramışlardır: „Tüm bu şüpheler ve nihayetinde iftiralar ve karalamalar büyük hasarlara yol açtı.” Müvekkili için şu sorular halen yanıtsızdır: „Neden benim babam? Neden biz?” Gerçek faillerin teşhis edilmesinden sonra bile ailesi İsmail Yaşar’ın neden kurban edildiğini anlamamıştır. Buna bir de faillerin İsmail Yaşar’ı nereden buldukları sorusu da eklenmektedir ve ardından ’nin Nürnberg ve Franken ile temasının ne denli sıkı fıkı olduğu, destek sağlayan camianın hangi üyelerinin olay yerini, ki olay yeri yangın enkazında bulunan kartta işaretlenmişti, NSU için gözetlediği soruları gündeme gelmektedir. Nürnberg’deki üç fail kuşkusuz Enver Şimşek, Abdurrahim Özüdoğru ve İsmail Yaşar’ın cinayetlerinin işlendiği olay yerlerini tayin edecek denli o bölgeleri bilmiyorlardı. Link sorar: “Onlara kimler yardım etti? Onların dikkatini bu yerlere kimler çekti? Bu suretle onların ölümünü tayin eden kimlerdi?” İsmail Yaşar cinayetiyle ilgili olarak Link, ’nin genelde davranışı farklı olsa da acaba o gün orada bulunmuş mudur, diye sorar ve tanık Andrea Ca.’nın ifadesine dikkat çeker. [48. Duruşma günü]. Link: “Failler Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos VE Beate Zschäpe’dir. ‘Ve’ sözcüğünü bilerek vurguladım; çünkü Beate Zschäpe’nin en başından beri burada dava edilen cürümlere dahil edildiği, birlikte planladıkları hatta gerekli olan lojistiği sağlama konusunda idareyi üstelendiğine dair küçücük bile olsa şüpheye yer yoktur.” Zschäpe, cani trionun merkezini oluşturuyordu, der Link. Davaya ilişkin de şunları söyler: „Müvekkilimiz, davanın cürümleri ciddi, kapsamlı ve tatmin edici bir şekilde ele aldığına inanıyor. Ancak ben müvekkilimizin pek çok sorusunun yanıtsız kaldığı konusunda ısrar etmek zorundayım.” NSU’yu destekleyen yerel camia ile Anayasayı Koruma’ya ilişkin soruların yanıtı davada karşılık bulamamıştır. Link ana duruşmanın NSU tematiğini tüm yönleriyle ele alamayacağını; özellikle de VS kurumlarının başarısızlığının ortaya konmasının mahkemenin görevi olamayacağını söyler.

Ardından NSU’nun Köln, Keupstraße’de 9 Haziran 2004’te gerçekleştirdiği çivi bombalı saldırısının üç mağdurunu temsil eden avukat Monika Müller-Laschet’in mütalaasına geçilir. Müller-Laschet, onun müvekkillerini de neden sorusunun meşgul ettiğini söyler: „Bu soru dava boyunca etkili olduğu gibi müvekkillerimin hayatını da belirlemiştir.” Lakin müvekkilleri umduklarını bulamamış, soru yanıtsız kalmıştır. Müvekkilleri beş yıl kadar bir süre bekledikten sonra boş ellerle kaldıkları gibi bir duyguya kapılmıştır. Müller-Laschet, „benim müvekkillerimin 9.6.2004’ten beri yaptığı şey bu, beklemek!” Yaralarının iyileşmesini beklemek, gerçek faillerin bulunmasını ve yaranın kendiliğinden kapanmasını beklemek, hükümetin hadiselerin açıklığa kavuşturulacağına dair sözünü tutmasını beklemek, neden sorusunun yanıtlanmasını beklemek, burada her şeyin günün birinde nihayet, ama nihayet geçmişte kalacağını beklemek.” Müller-Laschet, erkek müvekkillerinde zaman içinde hayata devam etme ve bu yolla NSU yalanının ideolojisini ve cürümlerini cezalandırma fikri ve kararlılığı oluştuğunu söyler. Bu durum, her iki müvekkilinin de NSU’yu alt etmelerini sağlamıştır. Hayata dönme mücadelesi her ikisinin de yıllarına mal olmuştur. Kadın müvekkili ise halen yoğun şekilde acı çekmektedir ve normal bir hayata dönmesi hâlâ çok zordur. Müvekkilinin her şeyden önce bir özür beklediğini söyler Müller-Laschet. Özür, müvekkili için bir nebze olsun insan olmanın kanıtıdır. Ancak şimdi „acısı ve travmasıyla baş başa”kalmıştır.” Müller-Laschet: „9.6.2004 tarihi her üçünün de hem bedenlerinde hem ruhlarında derin izler bırakmıştır. Bağışlamak, karşıdakilerin sorumluluk üstlenmeleri ve pişmanlık duymaları koşulu ile mümkündür ki, her ikisi de gerçekleşmemiştir. Sadece Carsten Schultze, burada ayrı tutulmalıdır.” Neden sorusu felsefeye özgü bir üslupla ve beylik laflarla yanıtlanabilecek bir soru değildir: Yanlış zamanda yanlış mekanda bulunmak. Onun müvekkilleri, yanlış zamanda yanlış yerde bulunmamıştır; aksine tam olarak orada, ait oldukları yerde, Almanya’da Köln’ün bir caddesinde, işlerinin peşi sıra giderken orada, aramızda bulunmuşlardır. Keupstraße ve sakinleri, „toplumumuzun bir parçasıdır; acilen onlara ihtiyaç duyduğumuz için, bizi zenginleştirdikleri için ve saldırıdan sonra omuz omuza durarak bize örnek teşkil ettikleri için bir parçamızdır.”

Son olarak müdahil avukat Marcel Matt mütalaada bulunur. Müvekkili NSU’nun Köln, Keupstraße’de 9 Haziran 2004’te gerçekleştirdiği çivi bombalı saldırıda yaralanmıştır. Matt, müvekkilinin umudu “geriye kalanların tüm sorularının bir gün yanıtlanmasıdır.”, der. Müvekkili, mahkeme heyetinin sanıklara hak ettikleri cezayı vereceğine itimat etmektedir. Bunun dışında müvekkilinin dileği, NSU’nun yakayı ele vermesinden önce, kovuşturmaların merceğinde gerçek faillerin değil de kurbanların yer aldığının unutulmamasıdır. Müvekkili ondan tıpkı „Turner Tagebüchern“de tasvir edildiği gibi (Turner Günlükleri), kovuşturmaların mağdurlara karşı yürütülmesinin cürüm planlarının bir parçası olduğunun hükümde kayda geçirilmesini rica etmiştir. Matt’ın fikrine göre, Zschäpe’nin Keupstraße’deki saldırı hakkında bir şey bilmediği ve saldırının hazırlık aşamasına dahil olmadığı kesinlikle doğru değildir ve Matt, bunun neden doğru olmayacağını ele alır. NSU’nun insanlara karşı bomba kullanma fikri „en başından beri planlıdır ve amaç edinilmiştir.”, der Matt. Keupstraße’deki saldırının muhtemelen Zschäpe’nin lojistik desteği olmadan sorunsuz gerçekleşmesi mümkün değildir. Matt: „Bombala eylemlerinin tam olarak ne zaman planlandığı, bombaların nasıl inşa edildiği, olay yerlerine nasıl getirildiği, olay yerlerinde NSU’ya yardım edenlerin olup olmadığı ve varsa kimler oldukları meseleleri açıklığa kavuşturulamamıştır. “ Trio tezi onu ikna etmemektedir. Keupstraße’deki saldırı gibi bir saldırıda bu türden bir bombayı patlatmak için ihtiyaç duyulan lojistik desteği büyüktür. Ve aynı şekilde hem önceden, hem cürümün uygulanması aşamasında hem de kaçarken yakalanmamayı sağlamak da büyük bir başarıdır. Anayasayı Koruma Kurumları’na ilişkinse Matt, onların “en başından beri kesinlikle başarısız” olduklarını söyler. Şansölyenin sözüne karşın, üstelik tam da şeffaflık sağlaması gereken kurum kendisi iken VS, bunu yerine getirmemiş, dosyaları imha etmiş ve bugüne değin sahip olduğu bilgiyi paylaşmamıştır. Daha sonra Matt gözle görülür derecede duygulanmış bir halde, müvekkilinin kendisinin dile getirmek istemediği, ama ondan rica ettiği şeyi söyler; müvekkili, hak edilen cezayı vereceği konusunda mahkeme heyetine itimat etmektedir: “Tüm bu travma ve yaralar için, kız ve erkek kardeşlerin, biricik kardeşlerini kaybetmeleri karşısında duydukları dehşet ve korku için, annelerin, babaların ansızın biricik çocuklarını kaybetmiş olmaları için, biricik çocukların ise sevgili babaları olmadan büyümek zorunda bırakılmaları için, bu büyük keder, bitimsiz acı için hak edilen cezayı vereceklerdir.”

Ardından yeni yılda müdahil avukatların geriye kalan az sayıdaki mütalaalarına nasıl devam edileceğine dair açıklamalar yapılır. Sonrasında Götzl, 2017 senesinin son duruşmasını bitirir. 9 Ocak 2018, Salı günü duruşmaya devam edilecektir.

NSU-Nebenklage blogunun yorumu.